• 27.02.2012 09:31:00
  • Esra TORLAK
Haberi Paylaş

Osmanlı’da İhracat Nasıl Yapılıyordu?

İhracatın tarihi sürecine kapı araladığımız haberimizde Osmanlı’nın ticaret hayatında izlediği politikaların günümüz ekonomisindeki yansımalarını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Kurt ile konuştuk

Osmanlı’da ticaret hayatı nasıldı? Osmanlı mali politikalarını neye göre belirliyordu? İç ve dış ticaret hayatı için neler söyleyebilirsiniz?


Öncelikle 623 yıl yaşamış olan Osmanlı Devleti’nin hangi zaman dilimi için konuştuğumuzu belirlememiz gerekecektir. Osmanlının kuruluş dönemini, gücünün zirvesinde olduğu Kanunî dönemini ve “hasta adam” olarak nitelenmeye başladığı XIX. Yüzyılı ayrı değerlendirmek zorundayız. Selçuklular zamanından beri devlet, dış ticaretin ülkenin kalkınmasındaki önemini bilmekteydi. Yurt dışından gelen ve kendilerine “müste’men” denilen yabancı tüccarın canı ve malı padişahın koruması altındaydı. Bu yüzden bu tüccar taifesine kendisine “eman verilmiş” anlamında “müste’men” denilmekteydi. Özellikle İpek Yolu veya Baharat Yolu diye anılan ve Çin’den gelerek İran-Van- Anadolu, Bağdat-Suriye-Anadolu üzerinden Bursa’ya ve İstanbul’a ulaşan yollar çok önemliydi.

III. Murad döneminde (1574- 1595) Osmanlı bütçesi Avrupalılarca 8.000.000 duka altını olarak hesaplanmaktaydı:

Cizye gelirleri               : 2.000.000 duka altını

Gümrük gelirleri          : 1.500.000 duka altını

Hayvan vergileri          : 1.500.000 duka altını

Maden gelirleri            :    500.000 duka altını

Tarla gelirleri               : 1.500.000 duka altını

Haraçlar                       :    350.500 duka altını

            Tabii ki bu sadece bir tahminden ibaretti. Osmanlı timar sisteminde birçok gelir kaynağı merkezi hazineye girmeden yerinde harcanmaktaydı.

 

Osmanlı ekonomisinin yönetim şekli hakkında bilgi verebilir misiniz? Fetihlerle genişleyen sınırların ekonomiye yansıması nasıl olmuştur?


Osmanlı ekonomisi yoğun bir şekilde tarıma dayanmaktaydı. XVI. Yüzyıl Mufassal tahrir defterlerinin bize sağladığı veriler ışığında bunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliyoruz. Tarımdan sağlanan öşür gelirleri timar sisteminin de belkemiğini teşkil etmekteydi. Aynı şekilde vakıfların gelirleri de büyük ölçüde tarımsal ürünlerden alınan öşür gelirlerinin yarı hissesinden sağlanmaktaydı. Devlet timar yoluyla 200.000 kadar timarlı sipahiyi savaşa götürebilmekte, bir kısmını ülke güvenliği için görevlendirebilmekteydi. Böylece gelirler merkezi hazineye gitmeden yerinde bir hizmet karşılığında harcanmış oluyordu.

 

Timar sisteminin başarı ile uygulandığı klasik dönemde yeni topraklar kazanılmakta ve böylece “kılıç timar” denilen yeni timarlar oluşturulabilmekte, eski timar sahiplerine “terakki” denilen zamlar yapılabilmekteydi. Tıpkı 10. Derecenin 3. Kademesinden göreve başlayan bir devlet memurunun 1. Derecenin 4. Kademesine gelmesi gibi başarılı her sefer, bu seferde gösterilen her kahramanlık “terakki” ile ödüllendiriliyor ve timarın yıllık geliri 20.000 akçaya kadar yükselebiliyordu. Buna bir de savaşlarda alınan ganimetlerden kendisine düşen payı da ekleyecek olursak klasik dönemde sefere katılmanın bir anlamda ganimet paylaşmak gibi bir şey olduğu daha iyi anlaşılır.  Osmanlı ordusuna karşı direnen ve silah zoruyla alınan şehirlerde gerektiğinde askere yağma izni verilir ve bu durum askerin savaş hırsını inanılmaz derecede artırırdı. II. Viyana bozgununun sebeplerinden biriside Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın cimrilik yaparak askere yağma izni vermeyişi olmuştur.

 

Klasik dönemde ucuz işgücü kaynağı olarak köle edinmek çok önemliydi. Devlet asker ve donanmada kürekçi olarak, saraylarda hizmetçi ve cariye olarak köle beslemekteydi. Özel sektör de köle emeğine ihtiyaç duymaktaydı. Bursa’daki binlerce dokuma tezgahı el emeği ile işlemekteydi. Bu yüzden Bursa İstanbul’dan sonra köle ticaretinin en canlı olduğu şehirlerden birisi idi. Bursa üzerine yapılan onomastik çalışmalarda baba adı Abdullah olanların oranı baba adı Mehmet olanların bile önüne geçmişti. Bu kişiler Müslümanlığa geçen kölelerdi.

 

Osmanlı’da üretim kaynakları neye dayanıyordu? Ticaret hayatına nasıl yansıyordu?


Yukarıda değindiğimiz gibi buğday ve arpa üretimi başta olmak üzere tarım son derece önemliydi. Buğday ve arpa insanların günlük yaşantısı için bir vazgeçilmez olduğu gibi sefer sırasında barut kadar önemli stratejik bir malzeme idi. Genel olarak Osmanlı hububat bakımından kendi kendisine yetmekte, dışa bağımlılık pek göstermemekteydi. Ancak çeltik (pirinç) üretimi her zaman yeterli olmuyor ve zaman zaman ithalata başvurmak gerekiyordu.  Bunun için de devlet tohumluk çeltik vererek, çeltik arkları açtırarak çeltik üretimini artırmak istiyordu.

 

Sanayi ürünlerinden pamuk üretimi de Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’da yaygındı. Ancak o dönemde ekilen ve kutn veya pembe denilen pamuk kısa lifli, koza olarak toplanan pamuktu. 1950’lere kadar ülkemizde bu yerli pamuk ekilmiş ve daha sonra akala cinsi Mısır pamuğu yaygınlaşmıştır.

 

Buğdayı öğütmek büyük bir ihtiyaçtı. Çoğunluğu 3-4 ay çalışan sel değirmeni de denilen su değirmenleri  (âsiyâb) hayatî derecede önemliydi. Buğdayını atına veya eşeğine yükleyerek değirmene gelen bir köylü bazen günlerce değirmende sıra bekleyebilirdi. Bu yüzden de devlet kendi imkânlarıyla değirmen açanlara çeşitli vergi muafiyetlere tanıyor ve yeni değirmen açılmasını teşvik ediyordu. İşte o devrin sanayi tesislerinin en önemlisi bu değirmenler olmaktaydı. Yine bu ihtiyaca parelel olarak gelişen sanayi de vardı. Örnek olarak değirmen taşı yapılması. Değirmenlerin su borularının yapılması vs. gibi yan sanayiler de devreye giriyordu.

 

Bir de her şehirde ve kasabada gördüğümüz şem‛haneler vardı. Yani mum atölyeleri. Bugün büyük ölçüde nostaljik bir malzeme veya süs eşyası gibi üretilen mumlar en önemli aydınlanma aracı idi. Camilerde insan boyundan daha büyük mumlar mihrabın sağında ve solunda yer alır ve camileri aydınlatırdı. Kutsal gecelerde cami ve mescidlerde yakılan mum sayısı iki katına, belki üç katına çıkarılır, böylece kutsal gecenin kutsallığına saygı gösterilmiş olurdu. Bir çift mum yüzünden İstanbul’da büyük karışıklıklar yaşandığı hikâye edilmektedir.

 

İnsanlar örtünmek ve giyinmek zorundaydılar. Bu yüzden dokuma sanayi yaygındı. Diyarbakır ve çevresinde, Halep’te, Edirne’de, Bursa’da binlerce el dokuma tezgahı çalışmaktaydı. Bugün Kastamonu’da ve Trabzon’da bu ata-dede dokuma tezgâhları sanki inatla yaşamaya çalışmaktalar. Bu dokuma sanayine bağlı olarak boya sanayi gelişmişti. Diyarbakır’daki boyahanenin yıllık geliri 212.000 akçayı bulmaktaydı. O yıllarda normal bir memurun günde 5-10 akça aldığını, normal bir koyun fiyatının 30- 35 akça arasında olduğu düşünülecek olursa yılda 212.000 akçanın satın alma gücü daha iyi anlaşılır.  Ankara ve çevresinde dokunan soflar Avrupa ülkelerine gönderilir ve ülke ekonomisine büyük gelir sağlardı. Bursa’daki ipek dokuma tezgâhları ise softan daha büyük çapta getiri sağlamaktaydı.

 

Osmanlı hangi devirde uluslararası ticarette ön plana çıkmıştır? Bunun sebepleri nelerdir?

 

Osmanlılar özellikle İstanbul’un fethinden sonra her bakımdan bir İmparatorluk olma yoluna girdiler. İstanbul gümrükleri gerek ithalat için gerekse ihracat için Osmanlı hazinesine önemli gelir sağlamaktaydı.  Diğer liman şehirlerinde Selanik’de, Trabzon’da,  Kefe’de, Antalya’da, Mersin/Ayas limanında önemli ticaret yapılmaktaydı. Galata semtinde gayrimüslimler yoğun olarak yaşaması bu ticaret sebebiyledir. Buharla çalışan tezgâhlar yapılıncaya kadar, Ümit Burnu üzerinden Çin’e ve Hindistan’a yol bulununcaya kadar Osmanlı canlı bir ticaret hayatı yaşadı. Gümrüklerde ve derbentlerde “bâc” alındı. Avrupalı tüccarlar Osmanlı ülkesine sıcak para taşıdılar. 1573’lerden sonra Avusturya-Macaristan savaşları bir yılda, 2 yılda bitirilemedi. 10 yıldan fazla süren savaşlar bir toprak kazanımı da sağlamayınca ekonomi bozuldu. Aynı yıllarda İran ile de savaşa girildiğinden iki cephede birden savaşmak zorunda olan Osmanlılar Anadolu’yu ihmal ettiler. Anadolu’da Celali eşkıyası egemen oldu. Timar sistemi bozuldu.  1600’lerden sonra artık Osmanlıda işler eskisi gibi güllük ve gülistanlık olmaktan uzaktı. Her ne kadar Sultanahmet Camii bu dönemde yapıldıysa da Anadolu’da akıl almaz isyanlar ve ayaklanmalar da bu dönemde görüldü.

 

Osmanlı Devleti en çok hangi ürünleri ihraç etmişti? İthal ettiği ürünler ise nelerdi?


Bu soruyu klasik dönemi esas alarak cevaplayacak olursak pamuklu ve ipekli dokumalar, yün, tiftik, deri, şap, kösele, tuz önemli ihraç ürünleri arasında idi. Buğday stratejik bir ürün sayıldığından ihracı özel izne bağlıydı ve çoğu zaman da yasaktı. 1595 tarihli bir hükümde buğday yanında arpa, ipek, balmumu, gön, sahtiyan, iplik gibi malların da yurt dışına çıkarılmalarının yasaklandığını görmekteyiz. XIX. Yüzyılın ilk yarısında Tarsus limanından Frenk gemilerine buğday satışına izin verilmiş ve her gemi için 45.000 kuruş vergi alınmıştı. Yurt dışından satın alınan mallar arasında ham ve işlenmiş İran ipeği, demir ve çelik ürünleri başta gelmekteydi.

 

Günümüzde ihracatı yasak olan bazı ürünler var, Osmanlı Devleti’nde böyle bir uygulama var mıydı?


Osmanlı için askeri malzemeler çok önemliydi. Savaş araç ve gereçlerinin yurt dışına satılması her zaman yasaktı. Barut, barut ham maddesi olan güherçile ihraç edilemezdi. Daha önce söylediğimiz gibi buğday ve arpa da askerî malzeme sayılmaktaydı. Çünkü bunlar olmaksızın bir ordu sefere çıkamazdı.

 

Dış ticaret daha çok hangi yollar üzerinden yapılıyordu? Kullanılan yolların stratejik önemi neydi?


Ülkenin en önemli ihraç limanı o sıralarda dünyanın en kalabalık birkaç şehrinden birisi olan İstanbul’du. Karadeniz’de Kefe limanı önemliydi. XIX. Yüzyılda İzmir limanı öne çıkmaya başladı. İthalatta ise İpek yolu XVI. Yüzyıl sonuna kadar önemini korudu. Bunu Diyarbakır şehrinin gümrük ve ihtisap gelirlerinin 5 milyon akçadan fazla olmasından açık olarak anlamaktayız. Çünkü o yıllarda Adana sancağının bütün gelirleri toplamı bile 5 milyon akça yapmıyordu. Hindistan üzerinden gelen mallar içinde özellikle pamuklu dokumalar Anadolu’daki tezgahlar karşısında büyük bir rekabet oluşturmakta ve bunların kapanmasına sebep olmaktaydı. Tabii ki esas tehlike Avrupa’da buhar gücüyle çalışan dokuma tezgahları idi.

 

İhracatta ve ithalatta vergi sistemi nasıl uygulanıyordu?


1525 yılı kayıtlarına göre bugünkü Mersin limanının işlevini gören Ayas limanından ihraç edilen pamuk balyaları için % 5 gümrük alınmaktaydı. Diğer mallarda Osmanlı tebaasından olan yerli tüccarlar %2 gümrük ödedikleri halde pamukta onlar için bir indirim yapılmıyor onlar da kefere tüccar gibi % 5 gümrük ödüyorlardı. XVI. Yüzyıl boyunca ithalat ve ihracatta % 5 gümrük vergisi yaygın olarak uygulanmaktaydı. 1534’te Fransızlara verilen kapitülasyon güçlü Osmanlı ekonomisi için çok da önemli değildi. Ancak daha sonra İngilizlere de aynı haklar tanınmak zorunda kalındığı gibi ülke ekonomisi de tersine dönünce Osmanlı için yıkım oldu.

 

Osmanlı’yı bugünkü Türkiye ile kıyasladığımızda ihracatta hangi özellikleriyle birbirine benzer?


İthalatın her zaman ihracattan fazla olması XVI. Yüzyıldan sonra değişmeyen bir durum gibi. İhraç edilen mallar bakımından ise yakın bir zamana kadar tarıma dayalı ihracat gerçekleştirdiğimiz bilinmektedir. Son yıllarda sanayi ürünlerinin ihracat içindeki payının tarım ürünlerini geçtiğini okumaktayız. Bu durum elbette ki Türkiye’nin kır nüfusunun azalması şehir nüfusunun fazlalaşması ile de ilgilidir. Ben ortaokul ders kitaplarımızda ülke nüfusunun % 74’ünün köylerde yaşadığı bilgisini okuduğumuzu hatırlıyorum. XIX. Yüzyılın başlarına ait bir tabloda 1830 yılından 1910 yılına kadar her yıl ithalatın ihracattan fazla olduğunu açıkça görebilmekteyiz.

 

Osmanlı’nın dünya ticaretindeki rolü neydi?


XV. ve XVI. Yüzyıl için Osmanlı Çin ve Hindistan’dan Avrupa’ya giden yolda önemli bir limandı. Bu yüzden birçok Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesine gelir, hatta buralarda ticaret kolonileri kurarlardı. Venedikliler ve Cenevizliler bu yoldan çok büyük paralar kazanmaktaydılar. Osmanlı vatandaşı olan Gayrimüslimler ürettikleri şarabı yurt içinde tüketebilirler veya ihrac edebilirlerdi. Genel olarak Osmanlı devleti kendi kendine yeter olmayı önemsiyordu. Dışa bağımlı olmaktan son derece kaçınmaktaydı. Ancak sanayi devrimi Osmanlı tarafından yeterince takip edilemediği için, sanayi ve ticaret geriledi, savaş ekonomisinin dişlileri tersine dönmeye başlayınca Osmanlı Avrupa ülkeleri için ortak Pazar olmaya başladı. 1534’de kendi isteğimizle ihsan ettiğimiz kapitülasyon hakkını mecburi olarak vermek zorunda kaldık. XIX. Yüzyılda Peru, Şili, Meksika, Küba gibi Güney Amerika ülkeleri ile yapılan ticaret antlaşmalarında en çok kullanılan deyim “en yüksek ticari ayrıcalıklara sahip olan ülkelere tanınan haklar” ın kendi ülkelerine de tanınması ilkesi olmuştu.

 

Osmanlı dönemindeki tek avantajımız ise sanırım petrol ve petrol ürünlerinde şimdiki gibi dışa bağımlı olmayışımız, bir başka ifade ile bunlar için bütçeden büyük bir pay vermek zorunda olmayışımızdır. Bir başka avantajımız ise Cumhuriyetle birlikte kapitülasyonların hiç olmazsa şeklen kaldırılmış olmasıdır.

 

 

HABERİN DİĞER RESİMLERİ

  • BİZE ULAŞIN
  • GERİ BİLDİRİM
    GERİ BİLDİRİM x
    Sizin fikirleriniz her zaman bizler için önemli ve değerlidir. Yapacağınız geri bildirimleriniz için çok teşekkür ederiz.
    Geri Bildirim Konusu :  
    Mail Adresiniz:
    Geri Bildiriminiz:  
    Güvenlik Kodu:  
    6 + 12
    Lütfen tüm alanları doldurunuz.